19 Mart 2010

Kızım Olmadan Asla !

Bugüne kadar yaptığım bütün haber ya da röportajlara bir önyazıyla başladım. Ancak az sonra okuyacagınız yazı ve bu yazının sahibi sevgili arkadaşımla ilgili uzun bir girizgaha gerek görmüyorum  çünkü O , müzik severlerin kalbinde duru sesiyle yer etmiş , bir sanatçıya yakışan yaşam tarzı ve "Adam" şarkısıyla adını duyan herkesin yüzünde bir tebessüm oluşturan Sibel Alaş. (http://twitter.com/SibelAlas)
Yaşadığı zor günlerin ayrıntıları daha önce hiç bir gazetede yayınlanmadı... Olayları, hislerini "İLK DEFA" O'nun kaleminden okuyacaksınız. Kendisi  de  " Galiba yıllar süren hikayeyi ilk kez bu açıdan anlattım. Bir çeşit içini dökmek oldu. Bir de benim ağzımdan duyulsun istedim" diyor.

Başarılı bir sanatçı , güçlü bir kadın ve en önemlisi evladı için durmadan savaşan bir anne...

Bana düşen de sizleri onunla başbaşa bırakmak...

"Sizlerin Twitmagazin olarak tanidigi sevgili arkadasim, bana, "sadece Sibel’le" ilgili bir yazı yazar mısın dediğinde, kendimle ilgili ne anlatabilirim ki diye düşündüm.Adım Sibel Alaş.Albümler yaptım.Başkalarına şarkılar yaptım.Konserler yaptım.Romanlar çevirdim. Dil bilimi ve müzik okudum.Söylenebilecek herşeyi söyledim sayısız röportajda. Derken,aslında hiç bir zaman tam olarak anlatamadığım, hep başkaları tarafından eksik, dolayısıyla yanlış anlatılmış bir hikayem olduğunu farkettim. Bir hafta sonu uzun uzun hesaplaşmıştım bu hikayenin mimarlarıyla.

Sıradan bir haftasonu.Herhangi bir Cumartesi.Beklenti basit.Biraz güneş,biraz temiz hava,her zamankinden biraz daha fazla uyku.

Londra’dayım.Koyu renkli ahşap mobilyaları, gözü yoran, çiçekli dallı duvar kağıtları, nefti yeşilleri ve bordolarıyla bir otel odası.

Ağır perdeyi yavaşça ve neredeyse dua ederek kenara çekiyorum. Beklentinin basit olması, gerçek olması anlamına gelmiyor.Eylül ayındayız.Güneş yok, yağmur yağıyor.

Yatağın kenarına oturuyorum.Gözüm pencerede. Neden orada olduğumu hatırlıyorum.Yere yakın bulutlar ve yağmur anlam kazanıyor aniden.Bütün yaşadıklarımı yazan, yaşananlara uygun bir atmosfer yaratmış işte.Gayet mantıklı.

Kızımı özlüyorum. Her annenin çocuğu için hayat boyu süren bir kavga içinde yaşadığının farkındayım. Kızım için bunca savaş vermem beni daha kıymetli bir anne yapmıyor ama daha yorgun bir anne yaptığından hemen hemen eminim.

Başka bir haftasonu geliyor aklıma.Yıllar öncesinden bir haftasonu. Sabah kahvelerimiz elimizde, henüz mürekkep kokan gazeteler geliyor önümüze. En üstte Sabah gazetesi var. Alıp açıyorum.Kocaman bir fotoğraf.Benim yüzüm.Anlam veremiyorum. Fotoğrafımın yanında tanımadığım başka bir kadının fotoğrafı var ve daha önce hiç görmediğim çocuklar.Başlığa takılıyor gözüm.  "Aile Dramı" diyor.Işık hızlarıyla çarpılıyor şaşkınlığım. Kızımın adı yazıyor gazetede kocaman harflerle. Hangi ailenin dramı ? Ne oldu ? Mutluyuz biz. Üstelik bu sayfalara, bu haberle süs olmamak için çok sessiz, çok sakin yaşıyoruz yıllardır.

Titreyerek okuyorum haberi. Henüz bebecikken annesi olduğum, gözümden sakınıp büyüttüğüm kızımı  , biyolojik ailesinden kaçırdığımı ima eden bir yazı. Kaynak, yıllar boyunca ısrarla hem  Sosyal Hizmetler, hem benim tarafımdan aranmış ama izine rastlanılamamış, fotoğrafı benimkinin yanına basılmış, o tanımadığım kadın.Bir dakika diyorum içimden.Durun bir dakika.Bu gerçek değil.Binlerce soru aynı anda geçiyor aklımdan. Neden aramadılar beni bu haberi yapmadan önce ? Neden bana sormadılar ? Neden doğrulamadılar ? Ya Sosyal Hizmetler , oraya neden danışmadılar, nedir bu hikayenin aslı neden merak etmediler ? Böyle gaddar, böyle acımasız olabilirler mi gerçekten ? Gazetedeki bir sayfayı bir günlüğüne doldurabilmek , benim çocuğumun yaşayacaklarından daha önemli olabilir mi ?

Olabiliyormuş. Aynı günün akşamı .ATV anahaber.Ali Kırca. Başlık yine aynı ‘’Bir aile dramı’’.Üstelik bu sefer haberin başında o meşhur flaş flaş flaşlardan da var. Tanımadığım o kadınla sohbet edilmiş,kadın şarkılar söylüyor evimin orta yerinde. Onca zahmet edilmiş, saçlar, makyajlar, çekimler yapılmış ama kimsenin aklına gelmemiş beni aramak. Araştırmacı gazeteciler, televizyoncular, yıllar boyu Sosyal Hizmetler’de biriken dosya yığınına bir göz atıp, meselenin gerçeğini araştırmaya üşenmişler.

Azıcık yorulmayı göze alabilselerdi , anlatırdım onlara. Küçücüktü kızım aileme katıldığında.Onlarca mülakattan, sağlık kontrolünden,psikolojik testlerden geçtim aileme katılabilmesi için. Aylarca bekledim doğum sancısına denk ağrılarla. Öyle aşık oldum ki kızıma, vazgeçtim kendi doğurabileceğim çocuklardan. Yoktu ki hiç farkı. Yıllarca aradım biyolojik bağı olan insanları. Arayan bir ben değildim üstelik. Konuyla ilgili akla gelebilecek her türlü devlet kurumu da arıyordu benimle beraber. Herşey vardı eni boyu iyice büyümüş dosyaların içinde. Yeni haber diye en flaşlısından anlattıkları hikaye çoktan yıllanmıştı. Keşke...

Keşke sorsalardı bana. Keşke yapmasalardı o haberi. Keşke tek taraflı yapmasalardı en azından. Tahrip gücü bu kadar yüksek yapmasalardı. Bir çocuğun hayatına neler olabileceğini hiç düşünmeden önlerine haber koyan kadının, biyolojik annesi olduğum çocuğun başka bir aileye verilmesini istiyorum diyen dilekçesini okumadan yapmasalardı.Onlar için bir günlük, herhangi bir haber, benim için sonu gelmez bir hukuk savaşına dönüştü. Yılları yolları yiyen bir savaş. Hayatı üçer ay aralı celselere bölen bir savaş. Zor şeyler duymak zorunda kaldı kızım. Tanıdığım pek çok yetişkinin duymayı kaldıramayacağı kadar zor şeyler. Yolunca yordamınca anlatılması, öyle anlaması gereken şeyleri , henüz anlayamayacağı yaşta sindirmek zorunda kaldı. Bugün hala merak ederim. O haberi yazan, doğrulanmadan yayınlanmasına izin veren, üç insanın hayatını nasıl derinden sarstığını durup bir kez düşünmüş müdür ?

Londra’da bir otel odasındayım. Kalkıyorum yatağın kenarından. Keşke tatil için gelmiş olsaydım diyorum ama buraya iyileşmeye geldim. Duruyorum pencerenin önünde. Gülümsüyorum.Kocaman gülümsüyorum hem de. İçimde bir amazonun yaşadığının farkına varalı yıllar oluyor.Asla yenilmediğim, asla pes etmediğim ve gülümsemeyi asla unutmadığım için gurur duyuyorum kendimle. O hafta sonunun üzerinden yıllar geçti. Kızım kocaman şimdi. Hiç ayrılmadık. O  ‘’Yeter, ben biraz da kendi başıma yaşayayım’’  diyene kadar da ondan ayrılmaya niyetim yok. Yirmi üç yaşındaydım küçücük elini tutup kızım diye kokladığımda otuzbeş yaşındayım artık , kızımın elleri benimkilerden büyük  ve öyle bir bakıyor ki bazen bana, eminim kalbi de büyük benimkinden.

Hayat daha neler getirir koyar önümüze bilmiyorum. Kızımı seviyorum. "